Acılarla dolu dünyanın asıl sebebi nedir?

İnsanlık tarihinin %93’ü savaş dönemi olduğu ve bu dönemde savaştan ölen kişilerin sayısı da yaklaşık 3 milyar 640 milyon olduğu söyleniyor. Şimdiki dünya nüfusunun yarısı savaşta yok oldu demektir. Ne kadar üzücü bir olay! İnsanlar birbirleri ile barışmayı seçmek yerine hep savaşmayı tercih ettiğini görmekteyiz. Asıl düşmanı kendi iç varlığında aramaktan çok dışarda görünen insan olarak yansıtıldı. Yok edilmesi gereken varlık olarak dini ve siyasi liderler tarafından hedef gösterildi. Bilerek veya bilmeyerek bu korkunç lanetin altında okla, kılıçla, mızrakla, kurşunla veya çeşitli bombalarla birbirilerini katlederek, sabahleyin kısa bir an var olup güneş doğunca hemen buharlaşan çiğ gibi sayısız insanlar kayboldu, gitti. Kim için? Neden? İnsan soyu 20. yüzyıla girerken gelişen felsefe, bilim ve teknoloji sayesinde savaş olmayan harika bir ütopyaya gireceğini umuyordu. Ama tam tersine doymak bilmeyen insanların iç varlığında yatan canavar uyanınca 100 milyona yakın insan 1. ve 2. dünya savaşında öldü. İnsanlık gelişti mi? Bence öyle değil. Gelişen insanların elindeki savaş aletleri oldu. O kadar gelişti ki yalnız düşmanını değil kendisini bile yok edebilecek kitle imha sistemleri üretti.

Rönesans’tan sonra yavaş yavaş ortaya çıkan 1.2.3.  hatta 4. sanayi devrimi insan hayatında çok büyük değişimler yarattı. Birçok olumlu taraflar olsa da bir o kadar da olumsuz tarafta var. Olumsuz tarafın çoğu sanayi devriminin getirdiğine değil, ortam değişse de hiç değişmeyen insanın yüreğindeki kötü mayadan kaynaklandığını düşünüyorum. Buhar veya elektrikten çalışan büyük makinalar hatta robotlar şehirleşme ile birlikte birçok insanı işsiz bıraktı ve bırakacak. Teknolojiye sahip ya da onu kullanabilen çok az sayıda insan ise aşırı derecede zenginleşiyor. Buna sahip olamayan çoğunluğu işsizleştirip aşırı derecede fakirleşmektedir.  Servet dağılımı konusunda zengin olanla fakir olanın arasındaki uçurum zaman gittikçe derinleşmektedir. Dünya servetinin %48’i dünya nüfusunun %1’lik kısmının elinde olduğu, fakir olan %50 kişinin dünya servetinin ancak %1’ine sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ne kadar korkunç bir uçurum! Bu tip dengesizlik büyük toplumsal isyanı da meydana getirdi. Bu isyanı yapmayan çoğu kişi ise özgüvenini kaybederek umutsuzluk içinde yaşamaktadır. Durum böyle olunca zengin olanlar zenginlikten, fakir olanlar ise fakirlikten aile ilişkilerini parçalamaktadır. Toplumun boşanma oranları zaman gittikçe hızla yükselmektedir. Çoğu ülkeler de %30 civarında bazı ülkeler de ise %70’e kadar yükselmiş durumda. Bu ne demek! Sosyal organizasyonun en temel ilkesi olan aile çökmüş demektir. Buna karşın insan soyu artık ay değil güneş sisteminin dışına gönderdiği uzay mekiğiyle, çektiği karadeliğin fotoğrafıyla ve elindeki akıllı telefonun bir dokunuşla dünyanın öbür ucuna ulaşabilmesiyle kısacası sahip olduğu teknoloji ile övünüyor. Aileyi ve özgüveni hatta nefes alabilecek umudu ya da gücü bile yokken sahip olduğumuz taş, bakır ya da en ileri teknolojili akıllı telefon olsa ne fark eder.  Bu durum İsa Mesih’in şu sözünü aklımıza getiriyor. Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. (İncil Matta 6:28.29) Biz o kadar uğraştığımız halde kırda olan bir zambağın güzelliğine bile henüz erişmiş değiliz.

Bu yüzden artık dur demeliyiz. Nereye doğru gidiyoruz? Asıl sorunun çözümüne henüz kavuşmamışken bu kadar hızlı koşmanın ne anlamı var? Mayamız kirli ise elimize bulaşan her şeyi mahvetmekten başka ne yapabiliriz ki? Adem ve Hava zamanından şu modern çağa kadar çok şey değişti. Ama hiç değişmeyen bir şey ise “connection lost” yani “Bağlantı kopuk”.  Kiminle? Tanrı ile olan bağlantı kopuk.  İnsanlar kendini kaybetmemek veya diğer insanlardan geri kalmamak adına sürekli akıllı telefonu elinde tutuyor. Wi-Fi, 4G veya 5G ile bağlantılı halinde. Ama insanın kendini var eden Tanrı ile bağlantısı yok. Elektrik kesilince her şey durduğu gibi insan Tanrı ile olan bağlantı kesilince kin, nefret veya açgözlülük ile dolup eline taş gelirse taşla, makineli tüfek gelirse tüfekle ekonomik güç varsa para ile komşularını yok etmeye devam etmektedir. Bazıları da ben asla bunu yapmam dese bile eline siyasi ya da ekonomik güç geçse aynı şeyi hiç gözünü kırpmadan yapabilecek adaylardır. Tarih bunu gösteriyor. İsa Mesih kendini temiz ve diğer insanlardan doğru ve üstün düşünen dini önderlere şunu söyledi. “İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır. Çünkü kötü düşünceler, fuhuş, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, kibir ve akılsızlık içten, insanın yüreğinden kaynaklanır. Bu kötülüklerin hepsi içten kaynaklanır ve insanı kirletir.” (İncil Markos 7:20-23) Bu yazıyı okuyan değerli okuyuculara şunu sormak istiyorum. Üstte yazılı kötülüklerden hiçbiri benim yüreğinde yok diyebilen var mı? Varsa kendini iyi tartsın! Ben dâhil olmak üzere hiç kimse yoktur. Çeşitli ideolojiye sahip birçok insan mevcut rejimi devirdikten sonra yeni bir dünyayı getireceğini iddia etti. Ama başaramadılar. Sebebi ne? Türkiye’nin çok meşhur deyimi var: “eski tas eski hamam”. Çünkü devrimi yapmak isteyen insan önce kendisi için devrim yapması gerekiyordu. Ama yapamadılar. Yüreğimizdeki kirli maya yani günah kökü değişmediği için.

O zaman biz nasıl bu kötü mayamız olan günahtan kurtulabiliriz? Dağlara gidip meditasyon mu yapalım! İçimizin tamamen boşaltıncaya kadar dağlarda mı kalalım! Bunu beklersek çok bekleriz. Kimse dağdan da inemez. Kurtuluş insandan değil, Tanrı’dandır. Çünkü bizim mayamızı o bilir. Günah içinde çırpınan bu insan soyu için Tanrı’nın planı ile ilgili yazılara detaylı bakalım.